Reklam
Reklam
Yasin Köse

Yasin Köse

yasinkosse@outlook.com

Toplum'un derdi ya da savaşı kazandıranlar

25 Kasım 2020 - 09:15


Toplumsal değişimler her zaman sosyal bilimlerin temel temalarından biridir. Bu değişimi açıklamak, sebeplerini irdelemek, olumlu olumsuz sonuçlarını analiz etmek başta sosyoloji disiplini olmak üzere diğer sosyal bilimlerin de en önemli çalışma sahalarından biridir. Değişen dünya, toplumlara yeniden şekil verirken aynı zamanda sosyolojiye, siyasete, ekonomiye ve kültüre de farklı boyutlar kazandırır. Bu etmenlerin toplumsal değişimde bazen başlangıç sebebi bazen de değişimlerin vardığı nokta olarak karşımıza çıkması bizleri tekrar tekrar toplumu büyüteçle incelemeye itmektedir. Böylesi kısır bir döngüde bireylerden oluşan ve fenomenlerin yön verdiği bu yapı, çoğu zaman karmaşık bir hale bürünebilmektedir. Bazen toplumlardaki değişime ekonomik kriz, doğal afet, salgın gibi durumların da önayak olabildiğini görebiliyoruz. Bu krizler değişimi başlatan olarak görünse de aslında toplumda var olan ve var olma potansiyeli olan göremediklerimizi de ortaya çıkarır ya da görünür hale getirir. Bu potansiyeller silsilesi kriz dönemlerinde ortaya çıkar, sonrasında devam eder ve bahsettiğimiz yapı yeniden bir devinime tabii tutulur. Peki bu kadar enteresan bir yapıda bireyin rolü nedir?  Sosyolojinin temel tartışmalarından biri olan yapı-fail ikiliği bizlere neyi anlatıyor? Acaba gerçekten birey bir 'yön verici' olabilir mi?

Bu sorulara yaşadığımız pandemi sürecinde kendimce cevap vermeye çalışırken aslında kriz dönemlerinin ülkelerin sadece ekonomik değil aynı zamanda sosyal bir sınavı olduğunu fark ettim. Çağımızın en temel değişimlerinden biri hiç kuşkusuz bireyselleşmenin artmasıdır. Neoliberal ekonomi politikalarının ve ona dayalı olarak gelişen üretim ilişkilerinin payı bu değişimde çok büyüktür. Peki acaba bireyselliğin fazla olduğu bir toplum pandemi gibi bir sosyal krizde nasıl bir sınav verir?  Aslında şahsen bireyselliğin artmasından yana bir şikayetim yoktur. Zira sağlıklı bireysellikler beraberinde sağlam toplumsallaşmayı da getirir. Ama nasıl bir bireysellik? Hemen cevap vereyim: En yalın haliyle toplumun herhangi bir sorunu hakkında duyarlı olma, hiçbir şey yapamasa bile sorunun farkında olma ve az da olsa bununla dertlenebilme empatisine sahip, bunun yanında kendi bireysel alanını ve özgürlüğünü de gözetebilen insan bana göre başarılı bir bireyselleşme sürecindedir. Burada küçük bir parantezle bireycilik ve bireysellik farkını da belirtmek gerekir. Bireycilik özü gereği bencildir, sadece kendi çıkarlarını gözeten insan tipi üretir ve toplumsallaşmaya katkısı olumsuzdur. Maalesef bireysellikle birlikte artan bir diğer bir olgudur bireycilik. Bahsettiğimiz olgu ise bireysellik. Yani kendi gelişimini tamamlayabilmiş, duyarlı, kendi özgürlük alanlarına sahip çıkabilmekle beraber aynı zamanda toplumu da her zaman göz önünde bulunduran bir fail olgusudur. Yaşadığımız bu pandemi sürecinde de evde kalmanın gerekliliği, sosyal mesafenin koyulması tembihi sık sık tekrarlanırken bireylerin takındığı tavırlar aslında onların 'toplumla dertlenme' karnesini de göstermektedir. Ortalama 14 günlük bir kuluçka süresine sahip, tehlikeli bir virüs bizleri aynı zamanda sınava da tabii tutmaktadır. İşte böylesi kriz dönemlerinde aslında toplumların 'toplumun derdiyle dertlenebilmiş' bireylere ihtiyaçları olduğunun farkına varıyoruz. Aslında belki pandemi bu insanları ayırt edebilmek için tam bir örnek olay sayılmaz. Zira insanın kendi sağlığı da söz konusudur ve duyarlı davranmanın temelinde aslında kendi çıkarı da yatıyor olabilir. Bunu ayırt etmek nerdeyse imkansız. Ama bahsettiğimiz toplumun derdiyle dertlenebilmiş insanlar her zaman ve her yerde mutlaka kendilerini belli ederler. Eğer bu duyarlılığı bugün pandemi, yarın kadına şiddet, sonraki gün çocuk istismarı vs. diye devam ettirecek olan bireylerimizin sayısı fazlaysa biz bu pandemi savaşını çabuk kazanırız. Ancak görünen o ki dünya ile birlikte Türkiye de bu savaşı kolay atlatacağa benzemiyor. Aslında kronik toplumsal sorunlara karşı da çok farklı bir refleks gösterilmiyordu. Sadece pandemi insan hayatını tehlikeye sokan ve tam olarak tanımlanamayan bir virüsten kaynaklandığı için bireysel ve toplumsal çıkarlar birbiriyle örtüşüyor gibi görünmektedir. Amerika ve Avrupa'nın bazı ülkelerinde pandemi sürecinden dolayı devletlerin koyduğu yasakları protesto edenleri mutlaka görmüşsünüzdür. Bu bireycilik anlayışının yükseldiği ve toplumsal duyarın düştüğü kültür anlayışına bir örnektir. (Neyse ki henüz Türkiye'de böyle bir protesto gerçekleşmedi). Sosyoloji eğitimi alanlar bilir, toplumda matematikteki “2+2=4” kadar net bir şey varsa o da 'üretim ilişkilerinin toplumsal yapıyı belirlediği' gerçeğidir. Kapitalizmin giderek vahşileştiği çağımızda özellikle Amerikan neoliberalizmi insanların her birinin ayrı bir dünyası olmuşçasına davranmasının, fütursuz bir benliğe sahip olmasının kapısını aralıyor. Bireyselliğe katkısı olurken bireyciliği de besliyor. Bu durum zamanla aşılmaz duvarlar ve tamir edilmesi zor toplumsal yaralara sebep oluyor. Ekonomi, hiç kuşkusuz sosyal yapının işleyenidir.

Peki, savaşları kazanmak için uzun vadede ne yapılabilir? Cevap biraz beylik ama olabildiğince gerçek. Öncelikle nesillere 'toplumsal duyar' aşılamayı,  toplumu analiz edebilme yeteneğine sahip bireyleri yetiştirmeyi amaçlayan bir eğitim sistemiyle bu mümkündür. Çok köklü bir değişikliğe belki zamanımız yok ama mesela liselerdeki sosyoloji, felsefe ve psikoloji dersleri çoğaltılabilir. Bu derslere en az matematik, Türkçe, din kültürü ve ahlak bilgisi dersleri kadar önem verirsek bunu başarmamız çok da zor değil gibi. Bu dersler eğer doğru verilirse hem etik değerlere sahip hem de yaratıcı düşünce gücünü kullanabilen nesiller yetiştirmenin altyapısı hazırlanmış olacaktır. Bunun yanında ekonomik politikalarda da 'sosyal refah' olgusunu benimsemek, sınıflar arası uçurumun önüne set koyabilecek ölçülü bir vergi sistemi ve aynı zamanda etik değerleri olan, liyakati gözetilmiş yetki sahiplerinin olduğu bir ülke bizleri daha ümitli yapmaya yetecek ve artacaktır. Belki kapitalizmden tamamen kurtulmaya ömrümüz yetmeyecek ama zararını en aza indirmeyi başarabiliriz. Yeter ki artık 'ben, evim, hayatım, işim' mottosunu benimsemiş insanların sayısını azaltalım.  Unutmayalım ki dünyada fiziki savaşlar eskisi kadar devam etmese de pandemi, doğal afet ve kronik toplumsal sorunlar gibi savaş mahiyetine sahip krizler hep var olacaktır. Bu krizleri atlatma hızı ise 'toplumun derdiyle dertlenebilme' yetisine sahip bireyler yetiştirmedeki başarımızla doğru orantıda kalacaktır.
 

YORUMLAR

  • 0 Yorum